Sözlerin en doğrusu Allah'ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Dinde her sonradan çıkarılan şey bidattir.Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık da cehennemdedir (Muslim no: 867)

Duâ

Duâ

18 Ocak 2026 Pazar

İKTİBAS: ILIMLI İSLAM PROJESİ

 Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Hârûn Görmüş

Genelde 2. Dünyâ savaşından sonra; Özellikle Îran devriminden sonra; Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden sonra; Dünyâ’da ise 11 Eylül olayından sonra yoğunluk kazanan “küresel ılımlı/hoşgörülü/demokratik İslâm” projesi var. Aslında bu bir “protestan Müslümanlık” şeklidir. Yeni Dünyâ Düzeni’nin tezâhürüdür bu. “Modernist Müslüman” anlayışıdır. Batının, domuz gibi tüketmeye yetmeyen kaynaklarından açığa çıkan ekonomik krizlerini aşmak için geliştirmiş olduğu bir proje. Mevcut pazarlarla kapatılamayacak bir açık var. Batı-insanı bu sorunu, “tüketmeyi yavaşlatarak” aşmayı istemiyor. Çıtayı düşürmek istemiyor. Bu nedenle de hükûmetlerine sürekli baskı yapıyor. “Domuz-başları”nın, servetlerini katlama hırsları da buna eklenince batı hükümetleri ürünlerini pazarlayarak kâr elde edecekleri yeni pazarlar bulmak ve açmak zorunda kalıyorlar çâre olarak. Bu nedenle de gözlerini orta-doğuya ve orta-Asya’ya diktiler. Buraların yer-altı ve yer-üstü kaynakları iştahlarını kabartıyor. Özellikle orta-doğu ilk sırada.

Fakat bir sorun var.. Buralarda istedikleri pazarları açamıyorlar. Çünkü pazarlayacakları ürünlere rağbet yok buralarda. Kültür farklı zîrâ. Alışkanlıklar farklı. Dînî ve millî kimliklerinden gelen kültürleri batının ürünlerine ilgisiz bırakıyor onları. O hâlde batılıların ilk önce kendi kültürlerini buralarda yerleştirmeleri gerekir. Bunun için de ilk yapmaları gereken şey kültürlerini resmî/ideolojik olarak kabûl ettirmektir. Bunun da ilk aşaması, şeytani bir ideoloji olan demokrasiyi o ülkeye yerleştirmektir. Fakat demokrasiyi yerleştirmek için de İslâm’ı zayıflatmaları gerekiyor. Çünkü İslâm ile demokrasinin uyuşması söz-konusu bile değil. Tabi bâzı aşırı-şişman ve toplu ve de demokrasiden geçinen demokrasi aşığı “âlim!” kişilerin iddialarını saymazsak. Peki İslâm’ı nasıl zayıflatacaklar?. İşte zurnanın “zırt” dediği yer burası..

“Korunmuş Kur’ân”dan bir şeyler azaltamazlar. İlâve de yapamazlar. O zaman geriye tek-seçenek olarak mevcut âyetleri aşırı yoruma tâbi tutmak kalıyor. Aşırı yoruma tâbi tutarak anlam kaymaları yapmak ve insanları “demokrasiye karşı gel(e)mez” bir hâle getirmek. Yapılan aşırı yorumlar demokratik/neo-liberâl/kapitâlist/seküler/modernist/konformist/laik yorumlar çünkü.

Tağutların bu tarz yorumları gündemde tutmak, desteklemek ve bu tür yorumlarda bulunanları ön-plâna çıkarmak başlıca öncelikleri. İşte bizim sözde gayretli yorumcular bunların tuzağına düşerek aşırı yorum zırvalığına yöneliyorlar ve bir zamanlar Yahudi ve Hristiyanların Persler ve Roma’lıların baskılarıyla yaptıkları aşırı yorumlama tuzağına düşüyorlar ve Kur’ân’ın metnini olmasa da yorumunu tam da tağutların istediği şekle sokuyorlar. Böylece İslâm’ı ılımlılaştırmış oluyorlar. Evet; batı, Kur’ân’ı bile “oyalama”nın nesnesi hâline getiriyor. Müslümanların doğru-dürüst Kur’ân’ı meâlden/tefsirden okuma çalışması bile yapmadığı bir toplumda insanlar gündemdeki yorumları din zannediyorlar. Sonuçta İslâm-ülkeleri demokrasiyi ülkelerinde kurmakla aslında batıya pazar kurmuş oluyorlar. Ve böylece tağutlar domuzluklarına domuzluk katarlarken, garibanlar da garipliklerine gariplik katıyorlar. Parmaklarına çalınan bir damla bal ile ömürlerini geçiriyorlar.

Küresel güçler, İslâm âlemine yaymak istedikleri bu projeyi Türkiye Devleti örneği üzerinden yapmak istiyorlar. Ubeydullah Toprak bu konuyla ilgili yazısında şunları söyler:

“Rand Corporation’un ılımlı İslâm raporunda şunlar söylenir: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation adlı kuruluştan, “Türkiye’de İslâm’i Radikâlizmin Geleceği” konulu bir rapor istemiştir. Bunun üzerine Rand Corporation, CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurmuş ve hazırlıklara başlamıştır. Ekipte bâzı Türk uzmanların yanı-sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbâratçılar da yer almıştır. Hazırlanan 79 sâhifelik raporun son bölümünde şu ifâdelere yer verilmiştir: “Türkiye’de İslâm’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslâm’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslâm’i güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nâzik bir denge ya­kalamak durumundadır. Türkiye’ye Nato çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, Nato strateji­leri konusunda Türk resmî ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. Diğer taraftan ABD’nin laik-seküler hareketleri desteklemesi, bu-arada Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirmeye çalışması gerekir. Ayrıca İslâm’i hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayr-i res­mî temasların kurulması ve yeni dünyâ-düzenine uygun dînî yorumların yayılmasının sağlanması gerekir. 

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslâm’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslâm Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük  Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslâm” fikriyâtının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işâretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur: “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye.

Bu bağlamda, 2003 târihinde “RAND Corporation” kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor George W.Bush yönetimine sunuldu. “İslâm ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hâle getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslâm coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dâir bir strateji önerilmektedir. Dünyâ-Müslümanları; kökten-dinci/radikâl Müslümanlar, muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan cemaatler, modernist/ılımlı Müslümanlar ve laikler olmak üzere dörtlü tasnife tâbi tutulmuştur. Bu grupların bakış-açıları analiz edilerek şu sonuçlara varılmıştı (özetle):

1-Kökten-dinci/radikâl Müslümanlar: İslâm’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye düşmanlık hisleri beslemektedirler. Geçici taktik düşünceler hâriç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.  

2-Muhâfazakâr/geleneksel Müslümanlar: İslâm dîninin kurallarına sadâkatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Radikâl Müslümanlara kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslâm’ın örneği ve geçiş vâsıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3-Modernist/ılımlı Müslümanlar: İslâm’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda ittifak hâlindedirler. Peygamber dönemindeki uygulamaları kabûl etmekle birlikte, o günlere âit sosyâl ve târihi koşulların bu-gün artık geçerli olmadığını savunurlar. Târihselciliği benimsemişlerdir. Temel değerleri; bireysel vicdânın üstünlüğünün yanı-sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslâm-dünyâsının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslâm, demokratik İslâm’ın örneği ve esas vâsıtası olmak için en uygun olanıdır.  

4-Laik-seküler dünyâ-görüşlerini savunan aydınlar: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamûsal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı-demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.  

Raporda, Amerika’nın İslâm’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler hâlinde şöyle sıralanmıştır (özetle):

Modernist/ılımlı İslâm cemaatleri desteklenmelidir. Bu kapsamda; özellikle mâli destek sağlanmalı, lîderlik modeli oluşturulmalı ve bu modele uygun kanaat önderleri tesbit edilmelidir. İslâm’da devlet ve dînin ayrı tutulabileceği (lâiklik), bunun inanca zarar vermeyeceği, aksine onu güçlendireceği fikri ısrarla işlenmelidir.

Muhâfazakâr/geleneksel değerleri savunan kanaat önderlerinin kusurları ön-plâna çıkarılmalıdır. Radikâl/kökten-dinci Müslümanlar ile muhâfazakârların arasının iyice açılması gerekir. Siyâsi hedefleri olmayan tasavvufi hareketlerin teşvik edilmesi ve sufiliğin yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir. Ilımlı İslâm cemaatlerine yakın görüşte olan muhâfazakâr/geleneksel Müslümanların, ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır.  

Radikâl/Kökten-dinci hareketlerle mücâdele edilmesi, onların birbirlerine düşürülmesi hayâti bir öneme hâizdir. Bu kapsamda; yasa-dışı faaliyetlerin açığa çıkarılması, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarının abartılması gerekir.

RAND Raporunun son bölümünde ‘Derin Strateji’ başlığı altında, ‘ılımlı İslâm’i bir lîderin hazırlanması’ üzerinde durulmuş ve tâkip edilmesi gereken siyâset şöyle ifâde edilmiştir: “Ilımlı İslâm’cılar’ın cesur sivil kanaat önderleri olmaları yeterli değildir. Bu önderlerin demokrasi, insan ve kadın hakları konusunda etkili projeler geliştirmeleri sağlanmalıdır. İslâm’ın bir üst-kimlik olduğundan çok, insanların kimliklerinin bir parçası olduğu tezi işlenmelidir.Sivil-toplum örgütleri oluşturulması ve ılımlı kanaat önderlerine yardım edilmesi, hayâti öneme hâizdir”.

Savaşlarda nihâi zaferler olmuyor artık. Savaş masrafları en zengin ülkelerin bile belini büküyor. Ülkeyi savaşmadan ele geçirmenin/sömürmenin yolu, o ülkeye demokrasi getirmektir batılılara göre. Fakat o ülke Müslüman bir ülke ise ilk önce İslâm’ı ılımlılaştırmak gerekir. Çünkü İslâm demokrasi ile uyuşamaz. Ilımlılaştırılıp demokratikleştirilen ülke, işgal edilmiş bir ülke olacaktır artık. Böylece savaş-masrafı bile yapmadan açık bir pazar hâline gelecektir.

Amaç İslâm’ı bloke etmek ve hattâ değiştirerek başkalaştırmak. Bu projeye en uygun ülke olarak Türkiye görülüyor. İslâm’ı Türkiye üzerinde yıkma projesidir bu proje.

Demokratik ılımlı İslâm projesi, İnsan-ı Kâmil potansiyelini baskılamak için düzenlenmiş bir projedir. Böylelikle “satın alınamayacak mü’min” insanın/insanların potansiyelini kırmak istiyorlar. Çünkü bu tarz mü’minler, Dünyâ’yı İslâm lehine değiştirme isteği ve potansiyeli taşıyan mü’minlerdir.

Batının yâni tağutun belirlediği modern ufkun içinde bir İslâm anlayışı olamaz. Ilımlı, liberâl ve “euro” sıfatlarıyla anılan İslâm’lar, çağın egemen güçlerinin İslâm üzerindeki siyâsal hesap-kitaplarının açık tezâhürüdür. Yâni bu tür İslâm’lar, “İslâm olsun ama hayatta etkin olmasın” politikasının uzantılarıdır. “Euro İslâm” (Bu kavramı Sûriye asıllı Prof. Bessam Tibi’nin îcat ettiği sanılmaktadır), çoğulculuk, demokrasi gibi değerler! ve batı kültürüyle İslâm’ın uzlaştırılması olarak kurgulanmıştır. Nuray Mert bunu, “Bessam Tibi’nin, yaşadığı toplumla barışık bir İslâm formülü arayışı” olarak ifâde etmektedir.

Aytunç Altındal: “Hristiyan âleminde iki önemli kilise kavramı vardır. Bir tânesi bildiğimiz kiliseler, ikincisi “Invisible Church” dediğimiz göze gözükmeyen kilisedir. Yâni somut ve mevcut bir Dünyâ olarak göremediğimiz bir türden kilise var. Protestanlar tarafından kurulmuş olan bu kilise der ki; Şahısların Müslümanlıktan hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yâni Müslüman gibi düşünemesin, hristiyan gibi düşünsün, ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın”. Bu-gün ülkemizde de BOP kapsamında Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslâm” kimliğiyle üstlendiği görev, İslâm’ın bir nevi İsevîleştirilmesidir. Yaşanılacak dönüştürme süreci içinde Dünyâ’ya hristiyan gözüyle bakan, o kültürü benimsemiş yaşam-tarzı süren ve kendini Müslüman olarak kabûl eden bir toplum yaratmaktır. Dinlerarası diyalog kapsamında “Protestan İslâm” adı altında bir “din” oluşturulmaya çalışılması, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır” der.

Mevcut hükûmet olan AKP hükûmeti de (bâzıları her ne kadar takıyye yaptığını zannetse de) bu projeye destek olacak şekilde hareket ediyor.

Cüneyt Ülsever: “AKP’nin ortaya koymaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, partiyi yakından gözlemleyen İslâm’i çevrelerce yanlış algılanıyor. ‘Üçüncü yol’, ya da ‘Yeni bir İslâm’cılık’ falan değil bu. Bu kapitâlizmin Türkiye’ye başarıyla uygulanma versiyonudur” der.

ABD’nin dış-işleri yetkilisinin İslâm’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok mânidar görünmektedir: “İslâm’da reform olmayacak, ancak insanların İslâm dîninden anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir-dizi kararlardan sâdece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı-İslâm tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır. Yeni-İslâm’cılık denen şeydir bu.

Soğuk Savaş döneminde amaç “ılımlı komünizmi” getirmekti. Ve ılımlı komünizm (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıktı. Şimdiki durum ise “Soğuk Savaş”ın bir devâmı niteliğindedir. Çünkü küresel güçler benzer ve hattâ daha güçlü bir zorlukla kaşı-karşıyadırlar.   

Genişletilmiş Orta-doğu İnisiyatifi (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP) ABD 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından 2004 yılında “büyük orta-doğu” adıyla duyurulan en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pâkistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, Güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere demokrasi ihrâcını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı iddia eden politik kuramdır.

Ahmet Kalkan bu konuda şunları söyler: “Biz Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) deyip geçiyoruz; ama bu projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi…”   

Projeyi Dünyâ’ya ilk duyuran kişi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Başkanı George W. Bush…  

Projenin amacı; petrol-zengini Müslüman ülkelere demokrasi ihraç etmek, bölgenin kontrolünü ele geçirmek ve bu zengin pazarların serbest rekâbete açılmasını sağlamak…  

Proje, Batı’da Fas’ın Atlantik kıyılarından, Doğu’da Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına…

Kuzey’de Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından, güneyde Aden ve Yemen’e kadar uzanan bir bölgeyi kapsıyor…

Projenin bizim için önemi ise, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş -Başkan” îlan edilmesi…  

Ve daha sonra AKP yöneticileri tarafından yalanlansa da, kendisinin bunu tam 34 farklı yerde yaptığı konuşmada gururla ifâde etmesi…  

Erdoğan iki yıl önce, “ölmeden doğan proje” dedi ve herkes de BOP’un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü, ama… ABD bu konuda oldukça kararlıydı… Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 târihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler-önüne seriyor:

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu. 

ABD’nin Büyük Orta-doğu Projesi ile beş temel hedefi vardı: 

1-Orta-doğu’nun kontrolünü ele geçirmek. 

2-İsrail’in güvenliğini garanti altına almak. 

3-Zengin petrol ve doğal-gaz kaynaklarının denetimini sağlamak.

4-Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bölgedeki ekonomik zenginliklerden uzak tutarak, rekâbette öne geçmek. 

5-Vâr-olduğunu iddia ettiği “İslâm’i terör”ü bitirmek…  

Batı tüm bunları T.C. örnekliği üzerinden yapmaya çalışıyor.

Müslümanlar, “yaşayan/yaşanan bir fıkıhları” olmadığı için, sonsuz anlayışlarla şekillenmiş ve fıkhî düşüncelerle bezenmiş kitaplar yazıyorlar. Tabî ki bu da bir-çok ayrılığı/bölünmeyi yanında getiriyor.

“Ey îman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar bir-birlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur” (Mâide 51).

“Sen onların dînine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden hoşnut olmazlar” (Bakara 120).

Sürecin nasıl işlediğini demokrasi örneği üzerinden şu şekilde formülleştirebiliriz: Demokrasi; 1960’larda küfür, 1980’lerde haram, 1990’larda araç, 2000’lerde ise İslâm’ın ön-görüsü ve ideâli olarak ifâdelendirilmiştir.

Müslümandan istenen bir din-anlayışı var: “Kişisel düzeyde yüksek bir şekilde yaşanan fakat sosyâl ve siyâsal alanda bir talebi olmayan din”. Kur’ân/İslâm bir “hayat felsefesi” değildir, “hayat tarzı”dır. İslâm her-şeyden önce “hareket”le ilgilidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

iktibasdergisi.com/ilimli-islam-projesi/ 

Cennetliklerin Ve Cehennemliklerin Şu An Cennette veya Cehennemde Olması Hakkında

 Akide dersinde Cennet ve Cehennemin yaratılmış olup şu an mevcut olduğu akidesini açıklarken Cennetliklerin şu an cennette ve cehennemliklerin de şu an cehennemde olduğu hususuna da vurgu yaptım. Bu açıklamamı ilk defa duymuş olanlar tafsilat talep ettiler.

Kelamcıların yorumlarının etkisi sebebiyle bu akide esasının açıklamasını günümüzdeki akide kitaplarında neredeyse göremezsiniz. Çünkü Kur’ân ve sünnette mazi sigasıyla cennette veya cehennemde olduğu bildirilen kimselere dair nasları büyük çoğunluk akılları ve re’yleriyle te’vil ederek bu üslubun pekiştirmek için mazi kalıpta kullanıldığını iddia etmektedirler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in miracda cennetlikleri ve cehennemlikleri görmesini de çeşitli şekillerde sağa sola sündürmeye çalışmaktadırlar.

Hâlbuki zaman kavramı dünya hayatını yaşamakta olan bizler için geçerlidir. Dünyada da zaman gece ve gündüzün birbirini takip etmesiyle tespit edilmektedir. Allah katında ve cennet ile cehennem hakkında ise bu durum söz konusu değildir. Zaman döngüsü içinde yaşayan insan aklının zamansız bir mekânı kavraması beklenemez.

Lakin nedense kelamcılar ve onların etkisinde kalan pekçok kimse cennet ve cehennem hakkındaki nasları dünyevi zaman döngüsüyle endeksleyerek düşünmeye çalıştıkları için söz konusu te’villere kendilerini zorluyorlar!

Şimdi bahsettiğim söz konusu yorumların geçersizliğini açıkça ortaya koyan Yasin Suresi 20-27. Ayetlerini okuyalım ve düşünelim:

وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ

20) Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. “Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!” dedi.

21) “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.”

22) “Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki hepiniz O'na döndürüleceksiniz.”

23) “O'nun dışında ilahlar mı edineyim? O Rahmân, eğer bana bir zarar dilerse onların şefâati bana hiçbir fayda vermez ve beni kurtaramazlar.”

24) “İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.”

25) “Şüphesiz ben, rabbinize iman ettim, beni dinleyin.”

26) Ona: “Cennete gir” denilince: “Keşke kavmim bilseydi!” dedi.

27) “Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını.”

Evet bu ayetlerde anlatılan kişiye – ki o Habib en-Neccar’dır – kendisine: “Cennete gir” denildiği ve onun da: “Keşke kavmim bilseydi” dediği anlatılmaktadır. Yani Habib en-Neccar şu an cennettedir.

Mucahid b. Cebr rahimehullah ayet hakkında dedi ki: “Cennet kendisine vacip olunca ve kendisine verilen karşılığı görünce: “Keşke kavmim bilse idi” dedi.” Taberî Tefsiri (19/425, 426)

Katade rahimehullah dedi ki: “Bize anlatıldığına göre bu zatın ismi Habib idi. O bir mağarada rabbine ibadet ediyordu. O elçileri işittiği zaman onlara doğru yönelip geldi. Onlara:

“Bu davetinize karşılık ücret istiyor musunuz?” diye sordu. Onlar da: “Hayır” dediler. O zaman dedi ki:

Ey kavmim! Sizden ücret istemeyen bu elçilere uyunuz…” Bunun üzerine kavmi kendisini taşlayınca: “Ey rabbim! Kavmime hidayet ver! Onlar bilmiyorlar” dedi. Kavmi, Habib’i öldürünceye kadar taşladı. Cennete girdiği zaman ise:

Keşke kavmim bilseydi…” dedi. Allah’tan kavmine kendisinin gördüğü ikramı ve onların üzerinde bulundukları durumu bildirmesini istedi.” Abdurrazzak Tefsir (3/141) Taberî Tefsiri (19/421, 423, 425, 427)

Selefin tefsirde imamlarından olan bu iki âlim tabiî de Habib en-Neccar’ın Cennet’e girdirilmiş olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.

Kıyamet günü kabirlerden kalkışın, ruhların cesetlerine girmesinin, sonra hesap, mizan, sırat gibi berzah hallerinin bize göre gelecek zamanda gerçekleşecek olması ise dünya hayatını yaşayan bizler için gelecek zamandır. Allah katında, cennet ve cehennemde ise geçmiş zaman, gelecek zaman kavramları söz konusu değildir. Dolayısıyla bu konuda gelen Kur’an ve sünnet naslarına geldiği gibi iman etmemiz, dünyevi kayıtlar altında olan beşeri akıllarda bu hadiseleri te’vil etmekten kaçınmamız gerekir.

Bu açıklamalardan sonra şu gibi hadislere te’vil etmeden iman etmek gerekir:

Abdurrahman b. Avf radiyallahu anh dedi ki: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

عَشْرَةٌ فِي الْجَنَّةِ: أبُو بَكْر فِي الْجَنَّةِ، وَعُمَرُ فِي الْجَنَّةِ، وَعُثْمَانُ فِي الْجَنَّةِ، وَعَلِيٌّ فِي الْجَنَّةِ، وَ الزُّبَيْرُ فِي الْجَنَّةِ، وَطَلْحَةُ فِي الْجَنَّةِ، وَابْنُ عَوْف فِي الْجَنَّةِ،وَسَعْدٌ فِي الْجَنَّة وَسَعِيدٌ فِي الْجَنَّةِ وَأبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ فِي الْجَنَّةِ 

On kişi cennettedir. Ebu Bekr cennettedir. Ömer (b. elHattab) cennettedir. Osman (b. Affan) cennettedir. Ali (b. Ebi Talib) cennettedir. Ez-Zubeyr (b. el-Avvam) cennettedir. Talha (b. Ubeydillah) cenettedir. (Abdurrahman) İbn Avf cennettedir. Sa’d (b. Malik Ebi Vakkas) cennettedir. Said (b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl) cennettedir ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah cennettedir.” Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Rafii, et-Tedvin (2/380) İbn Hibbân (15/463) Hâkim (3/498) Ziyau’l-Makdisi el-Muhtare (3/102) Ahmed (1/193) Tirmizî (3747) Nesâî Sunenu'l-Kubrâ (8194) Ebû Ya'lâ (2/147) İbn Ebi Asım el-Ahad ve’l-Mesani (232) el-Esbehani Siyeru’s-Selefi’s-Salihin (s.254) Dimyati Mu’cem (29) İbnu’l-Esir Usdu’l-Gabe (937) Nesefi el-Kand Fi Ahbari Semerkand (221)

Enes b. Malik radiyallahu anh’den: “Siyahî bir adam Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve dedi ki:

“Ey Allah’ın rasulü! Ben siyah, kötü kokulu, çirkin yüzlü bir kimseyim. Malım da yoktur. Eğer şu kimselerle öldürülünceye kadar savaşırsam ben nerede olurum?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

«فِي الْجَنَّةِ» فَقَاتَلَ حَتَّى قُتِلَ، فَأَتَاهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: «قَدْ بَيَّضَ اللَّهُ وَجْهَكَ، وَطَيَّبَ رِيحَكَ، وَأَكْثَرَ مَالَكَ» وَقَالَ لِهَذَا أَوْ لِغَيْرِهِ: «لَقَدْ رَأَيْتُ زَوْجَتَهُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ، نَازَعَتْهُ جُبَّةً لَهُ مِنْ صُوفٍ، تَدْخُلُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ جُبَّتِهِ»

Cennette olursun” buyurdu. Bunun üzerine adam öldürülünceye kadar savaştı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem onun yanına geldi ve buyurdu ki:

Allah yüzünü beyazlaştırdı, kokunu güzelleştirdi ve malını çoğalttı.” Bu kişi için veya bir başkası için şöyle buyurdu:

Onun Huri’l-İyn’den olan eşini gördüm. Kendisinin yünden olan cübbesinden çekti ve onunla cübbesinin arasına girdi.” Muslim'in şartına göre sahih. Hâkim (2/103)

Bu hadis “Naslarda cennetlik veya cehennemlik olduğu belirtilen kimseler için pekiştirme babından mazi kip kullanılmıştır” şeklinde yorumlayan kelamcıları açıkça reddetmektedir.

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

رَأَيْتُ عَمْرَو بْنَ عَامِرٍ الْخُزَاعِيَّ يَجُرُّ قُصْبَهُ فِي النَّارِ، وَكَانَ أَوَّلَ مَنْ سَيَّبَ السُّيُوبَ

Amr b. Âmir b. Luhay el-Huzâî’yi cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. O ilk sâibe yapan kimse idi. Sahih. Buhârî (3521) Muslim (2856)

Aişe radiyallahu anha’dan: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لا تَسُبُّوا وَرَقَةَ، فَإِنِّي رَأَيْتُ لَهُ جَنَّةً، أَوْ جَنَّتَيْنِ

Varaka’ya sövmeyin. Zira ben onun bir veya iki cenneti olduğunu gördüm.”  Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ebu Said el-Eşecc, Cüz (120) Hâkim (2/666) Bezzar (Keşfu’l-Estar 2750) Deylemi (7297) Darekutni el-İlel (3495) Rafii et-Tedvin (3/198) İbn Asakir Tarih (63/24)

Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den:

أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَيْنَ أَبِي؟ قَالَ: «فِي النَّارِ»، فَلَمَّا قَفَّى دَعَاهُ، فَقَالَ: «إِنَّ أَبِي وَأَبَاكَ فِي النَّارِ»

“Bir adam: “Ey Allah’ın rasulü! Babam nerede?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Cehennemde” buyurdu. Adam arkasını dönüp giderken onu çağırdı ve:

Muhakkak ki benim babam da, senin baban da ateştedir” buyurdu. Sahih. Muslim (203)

Ömer b. el-Hattab radiyallahu anh’den:

لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا أَوْ عَبَاءَةٍ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber günü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabesinden bir topluluk geldiler ve:

“Falan şehittir, filan şehittir” dediler. Ta ki bir adamı daha zikredip: “Falan şehittir” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Hayır! Ben onu ganimetten aşırdığı bir hırka ile cehennemde gördüm.” Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Ey İbnu’l-Hattab! Git ve insanlar mü’minlerden başkasının cennete giremeyeceğini seslen.” Bunun üzerine çıktım ve şöyle seslendim:

“Dikkat edin! Müminlerden başkası cennete giremeyecektir.” Sahih. Muslim (114)

İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem İsra gecesinde Beytu’l-Makdis’e götürüldü. Aynı gece geri döndü ve ashabına bu gidişini, bu gidişinin alametlerini ve kervanlarını anlattı. Bazıları:

“Biz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dediklerine inanmıyoruz” dediler ve kâfir olarak mürted oldular. Allah onların boyunlarını Ebu Cehil ile beraber vurdu. Ebu Cehl:

“Muhammed bizi zakkumla korkutmaktadır. Hurma ve tereyağı getirin de zıkkımlanalım” dedi. Sonra Deccal’i rüyada değil de, gerçek olarak gördü. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem o gece İsa, Musa ve İbrahim aleyhimu's-selâm’ı gördü. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e Deccal sorulunca şöyle buyurdu:

رَأَيْتُهُ فَيْلَمَانِيًّا أَقْمَرَ هِجَانًا إِحْدَى عَيْنَيْهِ قَائِمَةٌ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ كَأَنَّ شَعْرَهُ أَغْصَانُ شَجَرَةٍ وَرَأَيْتُ عِيسَى شَابًّا أَبْيَضَ جَعْدَ الرَّأْسِ حَدِيدَ الْبَصَرِ مُبَطَّنَ الْخَلْقِ وَرَأَيْتُ مُوسَى أَسْحَمَ آدَمَ كَثِيرَ الشَّعْرِ شَدِيدَ الْخَلْقِ وَرَأَيْتُ إِبْرَاهِيمَ فَلَا أَنْظُرُ إِلَى إِرْبٍ مِنْ آرَابِهِ إِلَّا نَظَرْتُ إِلَيْهِ كَأَنَّهُ صَاحِبُكُمْ قَالَ وَقَالَ لِي جِبْرِيلُ سَلِّمْ عَلَى أَبِيكَ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ

Ben onu çok büyük ve beyaz biri olarak gördüm. Onun iki gözünden biri yoktu. O (tek gözü) inciden bir yıldız gibiydi. Saçları ise ağaç dalları gibiydi. Orada İsa aleyhi's-selâm’ı gördüm. O beyaz tenli, kıvırcık saçlı, keskin bakışlı, yaratılıştan göbeksiz, genç biriydi. Musa aleyhi's-selâm’ı da esmer ve siyah tenli biri olarak gördüm. O saçları gür ve yaratılışı çetindi. Sonra İbrahim aleyhi's-selâm’a baktım. Onun neresine baktımsa sanki kendime bakmış gibiydim. Yani bu arkadaşınız gibiydi. Cibril:

“Babana selam ver” dedi, ben de ona selam verdim.” Sahih. Ahmed (1/473) Ebû Ya'lâ (2720)

Burada zikrettiklerim dışında Mi’rac gecesi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gösterilen cennet ve cehennem halkına dair hadisler, cesedinin yakılmasını vasiyet eden adamın kıssası gibi dünyevi zaman kayıtları ile yorumlanmaması gereken birçok naslar vardır. Mesela cesedinin yakılmasını vasiyet eden adam ile ilgili rivayet metinlerinden biri şu şekildedir:

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

قَالَ رَجُلٌ لَمْ يَعْمَلْ حَسَنَةً قَطُّ، لِأَهْلِهِ: إِذَا مَاتَ فَحَرِّقُوهُ، ثُمَّ اذْرُوا نِصْفَهُ فِي الْبَرِّ وَنِصْفَهُ فِي الْبَحْرِ، فَوَاللهِ لَئِنْ قَدَرَ اللهُ عَلَيْهِ لَيُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا لَا يُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ، فَلَمَّا مَاتَ الرَّجُلُ فَعَلُوا مَا أَمَرَهُمْ، فَأَمَرَ اللهُ الْبَرَّ فَجَمَعَ مَا فِيهِ، وَأَمَرَ الْبَحْرَ فَجَمَعَ مَا فِيهِ، ثُمَّ قَالَ: لِمَ فَعَلْتَ هَذَا؟ قَالَ: مِنْ خَشْيَتِكَ، يَا رَبِّ وَأَنْتَ أَعْلَمُ، فَغَفَرَ اللهُ لَهُ

Hayatında hiçbir iyilik yapmamış olan adamın biri, ailesine kendisi öldükten sonra bedeninin yakılıp küllerinin yarısını karaya, yarısını da denize savrulmasını vasiyet etti. Allah'a yemin ederim ki, eğer onu ele geçirmeye kadir olursa, ona âlemlerden hiçbirine etmediği bir şekilde azab edecektir. Adam ölünce ailesi vasiyetini tuttu. Bunun üzerine Allah karalara emretti, adamın külleri derhal toplandı, aynı şekilde denizlere de emretti, denizde bulunanlar da toplandı. Sonra da adama: 

“Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Adam: 

“Sen daha iyi bilirsin, ama senden korkumdan yaptım!” diye cevap verince adamı affetti.” Sahih. Muslim (2756) Malik Muvatta (165/52)

Bazıları da bu tür nasları, mü’minlerin ruhlarının cennette, kafirlerin ruhlarının cehennemde olup, kıyamet gününde bu ruhların bedenlerine dönecek olması ile açıklarlar. Zira şu hadis sabit olmuştur:

Ka’b b. Mâlik radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّمَا نَسَمَةُ الْمُسْلِمِ طَيْرٌ يَعْلُقُ بِشَجَرِ الْجَنَّةِ حَتَّى يُرْجِعَهُ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى إِلَى جَسَدِهِ يَوْمَ يَبْعَثُهُ

Müslümanın ruhu, kıyamet gününde Allah Tebarek ve Teâlâ onu bedenine döndürünceye kadar cennette bir ağaca asılı olan bir kuştur. Buhârî ve Muslim'in şartlarına göre sahih. Ahmed (3/455) İbn Hibbân (10/515) Nesâî (2073) Malik Muvatta (1/240) Taberânî (19/64) Humeydi (873) Abd b. Humeyd (376) İbn Mâce (4271) Ebu Nuaym Marife (5813)

Bu nassın mefhumu muhalefeti delalet eder ki; kâfirlerin ruhları da cehennemdedir.

Şayet zikrettiğim naslar bu şekilde açıklanırsa, bu durumda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cennette ve cehennemde görmüş olduğu kimseler, oların ruhlarına ait bir tür misallerdir. 

Fakat zikredilen bu hadis dünya hayatı bitmiş olan kimselerin ruhları hakındadır. Henüz ölmemiş kimseler hakkında değildir.  Yukarıda zikrettiğim ayetler ve hadislerde geçenler ise henüz kıyamet, hesap, mizan gibi berzah ahvali vaki olmamışken meydana gelen akibetleri anlatmaktadır. 

Her halukarda bu konudaki nasları eksik beşeri akıllarla inkâr etmeksizin ve dünyevi zaman kavramına uydurmaya çalışmaksızın vahye teslim olmamız gerekmektedir.

Zamanımızdaki bazı şeyhlerin “Şu an cennette ve cehennemde hiçbir beşer yoktur” şeklindeki sözleri bize gayb olan bir âlem hakkında ilimsizce konuşmaktır ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cennet yahut cehennemde gördüğü kimselere dair hadisleri bâtıl tevillerle reddetme manasını taşımaktadır!

Doğrusunu Allah bilir.

9 Ocak 2026 Cuma

Günahlara Karşı Cesaretlendirme Girişimline Uyarı

 Bazıları şu kıssayı delil getirerek alenen fısk işleyen ve bu fıskları üzere ölen kimseler hakkında sanki onlar mutlaka bağışlanacakmış gibi ifadeler kullanıyorlar ve günahkârları günahlarında cesaretlendiriyorlar. Kıssa şu şekilde:

Kuşeyri er-Risale’de (2/565) dedi ki: “Anlatıldığına göre Eyyub es-Sahtiyani rahimehullah günahkâr birinin cenazesini gördü ve onun cenaze namazını kılmamak için uzaklaştı. Birisi o ölen adamı rüyasında gördü ve:

“Allah sana ne yaptı?” dedi. O da şu cevabı verdi: “Allah beni bağışladı ve dedi ki: “Eyyub es-Sahtiyani’ye şöyle söyle:

De ki: “Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, fakirlik korkusuyla kıstıkça kısardınız.” (İsra 100)

Ehl-i Sünnet itikadına göre günahkâr kimseler tekfir edilmezler, onların durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başkasını dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 48)

Lakin yukarıdaki kıssa hakkında şunları söylemek gerekir:

1- Eyyub es-Sahtiyani rahimehullah’tan rivayet edilen bu kıssanın isnad zinciri yoktur ve temriz sigası olan “Denildi ki, anlatıldığına göre” şeklindeki bir lafızla anlatılmıştır.

2- Bizler her müslümanın bağışlanmasını ümit ederiz lakin belirli bir şahsın bağışlandığını kesin olarak söyleyemeyiz. “Falan kimseyi Allah bağışlasın” deriz fakat onun bağışlanmış olup olmadığını bilemeyiz.

3- Alenen günahlar işleyen kimselerin günahlarından insanları sakındırmamız, onların günahlarının hafife alınmasına sebep olmamamız gerekir. Zira bu kimselerin bağışlanacağını da bilemeyiz.

4- Günahları açıktan işleyen kimselerin cenaze namazına katılmamak onlar için bir rahmet vesilesidir. Zira ilim ehlinden bazısı günahkâr olarak ölen kimselerin cenazelerine katılmayarak insanları o kimsenin açıktan işlemekte olduğu günahtan çekindirmeyi amaçlarlar. Böylece günahıyla ölen kimsenin günahının kendisiyle sınırlı kalması ve bu sayede rahmete mazhar olmasını umarlar.

İbn Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “İmanı olduğu halde günahları açıktan işleyen kebair sahibi kimselerin cenaze namazını müslümanlardan bir kısmının kılmaları gerekir. Bununla beraber bir kısmı da ölen günahkârın günahlarından çekindirmek için cenaze namazına katılmazlar. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem kendisini öldüren kimsenin, ganimetten aşıran kimsenin ve ödeme imkânı olmadığı halde borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmamıştır. Seleften birçoğu da bid’at ehlinin namazını kılmamışlardır. Cundub b. Abdillah el-Becelî radıyallahu anh’e oğlu: “Gece karın şişkinliğinden uyuyamadım” deyince şöyle cevap vermiştir:

“Şayet bu gece ölseydin cenaze namazını kılmazdım.” Sanki ona: “Çok yemekten dolayı kendini öldürmüş olurdun” demek istemiştir. (Burada İbn Teymiyye sehven Cundub b. Abdillah şeklinde zikretmiştir. Doğrusu kıssa sahibi olan Semura b. Cundub radıyallahu anh’dır. Bkz. İbn Ebi Asım ez-Zuhd 1/199)

Bu durum, büyük günahları açıktan işleyip de tevbe etmeyenlere karşı uygulanan hecr (dargınlık) türündendir. Ağır basan maslahat bunu gerektirdiğinde bu güzel bir davranıştır. Ağır basan bir maslahat olmadığında böyle kimselerin cenaze namazı kılan kimse ise ölen için Allah’ın rahmetini umar, bu da güzeldir. Görünürde cenaze namazını kılmaktan geri durup da içinden o kimseye bağışlanma dilerse iki maslahatı da bir araya getirmiş olur ve bu daha iyidir.” (İbn Teymiyye Fetava’l-Kubra 3/18)

Lakin müzikle uğraşmak, karın erkek bir arada eğlenmek, suretli resim ve videolar çekmek, sosyal medyalarda boy göstermek gibi türlü günahları alenen işleyen kimselerin bu yaptıklarının haram oluşunda akıl sahibi hiç kimse tartışmaz. Bu şekilde günahlarla meşhur olmuş ve tevbe ettikleri bilinmeyen fasıklar hakkında, sanki onlar kesinlikle bağışlanmış ve günahları kendilerine hiçbir zarar vermemiş gibi davranmak şüphesiz Ehl-i Sünnet akidesine aykırı oluşu ortada olan kabahatlerdir ve başkalarını da böyle günahlara teşvik etmeye, cesaretlendirmeye sebebiyet verir.

Bu aymaz davranışlar sebebiyledir ki kadın erkek karışık ortamlar - hatta bu kadın ve erkeklerin geneli giyinmiş çıplaklardır! – eğlencelerde bulunmak, müzik ve türlü haramları hiç utanmadan sıkılmadan işleyen, bunları sosyal medya denilen şeytani şebekelerde yayınlayarak günahlarını o mecliste bulunmayan kimselere de ilan eden ar damarı çatlamış kimselere sıklıkla şahit olunmaktadır.

Durum o hale geldi ki haramlığı Kur’ân ve mütevatir sünnet ile sabit olan bir çok haramlara karşı uyarmak ve sakındırmak bir yana, bunların dinen yasak olduğunu dile getirmek dahi suç olarak görülür hale gelmiştir!

Tıpkı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisinde haber verdiği gibi:

Ebu Umame radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 Kadınlarınız taşkınlık yaptığı, gençleriniz günahkâr olduğu ve cihadınızı terk ettiğiniz zaman haliniz nasıl olur?” Dediler ki: “Bunlar olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Evet. Nefsim elinde olana yemin ederim ki bundan daha şiddetlisi de olacak.” Dediler ki: “Daha şiddetlisi nedir ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

İyiliği emretmediğiniz ve kötülükten yasaklamadığınız zaman nasıl olursunuz?” Dediler ki: “Bu da olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

Evet. Nefsim elinde olana yemin ederim ki daha şiddetlisi de olacak.” Dediler ki: “Daha şiddetlisi nedir ey Allah’ın rasulü?” buyurdu ki:

İyiliği kötülük olarak, kötülüğü de iyilik olarak gördüğünüz zaman haliniz nasıl olur?” dediler ki: “Bu da olacak mı ey Allah’ın rasulü?” buyurdu ki:

Evet. Daha şiddetlisi de olacak. Allah Teâlâ bana buyurdu ki: “Yemin olsun onları öyle bir fitneye uğratacağım ki aralarındaki hilim sahibi kimse dahi şaşkın kalacak.”[1]

İbn Mes’ud radiyallahu anh’den: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 Yöneticileriniz çoğalıp kadınlarınız taşkınlık yaptığı zaman durumunuz nasıl olur?” Dediler ki: “Bu mutlaka olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Evet, daha kötüsü de olacak.” Dediler ki: “O nedir ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

İyiliği emretmez ve kötülüğü yasaklamaz olursunuz.” Dediler ki: “Bu mutlaka olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Evet, daha kötüsü de olacak.” Dediler ki: “O nedir ey Allah’ın rasulü!?” Buyurdu ki:

İyiliği iyi görmezsiniz ve kötülüğe karşı çıkmaz olursunuz.” Dediler ki: “Bu mutlaka olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Evet, daha kötüsü de olacak. Aranızda iyilik; kötülük kabul edilecek ve kötülük de aranızda iyi kabul edilecek.”[2]

Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 Ey insanlar! Kadınlarınız taşkınlık yaptığı ve gençleriniz günahkâr olduğu zaman durumunuz nasıl olur?” Dediler ki: “Ey Allah’ın rasulü! Bunlar mutlaka olacak mı?” Buyurdu ki:

Evet. Daha şiddetlisi de olacak. İyilği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı terk ettiğiniz zaman haliniz nasıl olur?” Dediler ki: “Bunlar mutlaka olacak mı ey Allah’ın rasulü?” Buyurdu ki:

Evet. Daha şiddetlisi de olacak. Kötülüğü iyilik, iyiliği de kötülük kabul ettiğiniz zaman haliniz nasıl olur?”[3]



[1] Hasen. İbn Ebi'd-Dunyâ el-Emru bi’l-Ma’ruf (32) Abdulgani el-Makdisi el-Emru bi’l-Ma’ruf (56) İbn Ebi Hatim İlelu’l-Hadis (2759) Deylemi (4883)

[2] Hasen. İbn Ebi'd-Dunyâ el-Emru bi’l-Ma’ruf (84) Abdulgani el-Makdisi el-Emru bi’l-Ma’ruf (57) isnadı hasendir.

[3] Sahih ligayrihi. Ebû Ya'lâ (11/304) Taberânî Mu'cemu'l-Evsat (9325) Ebû Ya'lâ’nın isnadında Musa b. Ubeyde er-Rabazi zayıftır. Taberani’nin isnadında ise Yasin ez-Zeyyat metruktur.

* Musa b. Ebi İsa el-Medinî’den mürsel olarak: İbnu’l-Mubarek Zühd (1376)

* Dımam b. İsmail el-Meafiri’den mürsel olarak: İbn Vaddah el-Bid’a (155)

Meclislerin Keffareti

Meclislerin Keffareti
"Subhâneka'llâhumme ve bihamdik ve eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk" (Taberani 10/164, el-Elbânî Sahîhu'l-Câmi (4487)